<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Blog Dergisi &#187; Blog Dergisi</title>
	<atom:link href="http://www.blogdergisi.com/author/admin/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.blogdergisi.com</link>
	<description>Ücretsiz online e-dergi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 18 Nov 2011 22:05:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Blog Dergisi Sayı 21 (Kasım 2011)</title>
		<link>http://www.blogdergisi.com/blog-dergisi-sayi-21-kasim-2011</link>
		<comments>http://www.blogdergisi.com/blog-dergisi-sayi-21-kasim-2011#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Nov 2011 10:38:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Blog Dergisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sayılar]]></category>
		<category><![CDATA[apple]]></category>
		<category><![CDATA[blog dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizah]]></category>
		<category><![CDATA[Moda]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[van]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.blogdergisi.com/?p=944</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><object id="6165d2ba-8373-db20-1290-7810e7b6752a" style="width: 600px; height: 380px;" width="320" height="240" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="menu" value="false" /><param name="wmode" value="transparent" /><param name="src" value="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf" /><param name="flashvars" value="mode=mini&amp;backgroundColor=%23222222&amp;documentId=111103140753-60940e015ea5454188331d1e5c395024" /><embed id="6165d2ba-8373-db20-1290-7810e7b6752a" style="width: 600px; height: 380px;" width="320" height="240" type="application/x-shockwave-flash" src="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf" allowfullscreen="true" menu="false" wmode="transparent" flashvars="mode=mini&amp;backgroundColor=%23222222&amp;documentId=111103140753-60940e015ea5454188331d1e5c395024" /></object></div>
<div><a href='http://dl.dropbox.com/u/43994424/Blog%20Dergisi%20Sayi%2021.rar' class='small-button smallblue'><span>İndir &#8211; Blog Dergisi Sayı 21</span></a></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.blogdergisi.com/blog-dergisi-sayi-21-kasim-2011/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Blog Dergisi Sayı 20 (Ekim 2011)</title>
		<link>http://www.blogdergisi.com/blog-dergisi-sayi-20-ekim-2011</link>
		<comments>http://www.blogdergisi.com/blog-dergisi-sayi-20-ekim-2011#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Oct 2011 17:29:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Blog Dergisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sayılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.blogdergisi.com/?p=812</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><object id="69671d20-3932-0767-0543-12c65e3df87a" style="width: 600px; height: 380px;" width="320" height="240" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="menu" value="false" /><param name="wmode" value="transparent" /><param name="src" value="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf" /><param name="flashvars" value="mode=mini&amp;backgroundColor=%23222222&amp;documentId=111003135119-e000588b56994ae685f79afb1902e92b" /><embed id="69671d20-3932-0767-0543-12c65e3df87a" style="width: 600px; height: 380px;" width="320" height="240" type="application/x-shockwave-flash" src="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf" allowfullscreen="true" menu="false" wmode="transparent" flashvars="mode=mini&amp;backgroundColor=%23222222&amp;documentId=111003135119-e000588b56994ae685f79afb1902e92b" /></object></div>
<a href='http://dl.dropbox.com/u/43994424/Blog%20Dergisi%20Say%C4%B1%2020%20Ekim%202011.pdf' class='small-button smallblue'><span>İndir- Blog Dergisi Sayı 20 (Ekim 2011)</span></a>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.blogdergisi.com/blog-dergisi-sayi-20-ekim-2011/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Blog Dergisi Sayı 19 (Nisan 2011)</title>
		<link>http://www.blogdergisi.com/blog-dergisi-sayi-19-nisan-2011</link>
		<comments>http://www.blogdergisi.com/blog-dergisi-sayi-19-nisan-2011#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Sep 2011 12:21:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Blog Dergisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sayılar]]></category>
		<category><![CDATA[Blog]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.blogdergisi.com/?p=791</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><object style="width: 600px; height: 388px;" width="320" height="240" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="menu" value="false" /><param name="src" value="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v1/IssuuViewer.swf" /><param name="flashvars" value="mode=embed&amp;layout=http%3A%2F%2Fskin.issuu.com%2Fv%2Flight%2Flayout.xml&amp;showFlipBtn=true&amp;documentId=110401203526-7506753c3dc240cc9dcd8e0712e63832&amp;docName=blog-dergisisayi-19&amp;username=blackday&amp;loadingInfoText=Blog%20Dergisi%20Sayi%2019%20(Nisan%202011)&amp;et=1314560448329&amp;er=56" /><embed style="width: 600px; height: 388px;" width="320" height="240" type="application/x-shockwave-flash" src="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v1/IssuuViewer.swf" allowfullscreen="true" menu="false" flashvars="mode=embed&amp;layout=http%3A%2F%2Fskin.issuu.com%2Fv%2Flight%2Flayout.xml&amp;showFlipBtn=true&amp;documentId=110401203526-7506753c3dc240cc9dcd8e0712e63832&amp;docName=blog-dergisisayi-19&amp;username=blackday&amp;loadingInfoText=Blog%20Dergisi%20Sayi%2019%20(Nisan%202011)&amp;et=1314560448329&amp;er=56" /></object></div>
<div><a href='http://dl.dropbox.com/u/30383206/Blog-Dergisi-Sayi-19-Nisan-2011.rar' class='big-button bigred'><span>İndir &#8211; Blog Dergisi Sayı 19</span></a></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.blogdergisi.com/blog-dergisi-sayi-19-nisan-2011/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Psikoterapi Ya Da Kendine Yolculuk</title>
		<link>http://www.blogdergisi.com/psikoterapi-ya-da-kendine-yolculuk</link>
		<comments>http://www.blogdergisi.com/psikoterapi-ya-da-kendine-yolculuk#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Aug 2011 15:20:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Blog Dergisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.blogdergisi.com/test/?p=688</guid>
		<description><![CDATA[Psikoterapi, tanımı üzerinde hemfikir olunamayan bir uğraş. Tanımlama çabasındaki zorluk eylemin/yapılan işin belirsizliğinden ziyade, ilgi alanının genişliğinden ve zorluğundan neşet ediyor.  Bir hekim danışanım, psikoterapi seanslarının etkisinden bahsederken “ben böyle bir ilaç hiç kullanmadım” demişti. Ancak, buna rağmen söz konusu “ilacı” tanımlayamamıştı. Durum böyle olunca bir psikoterapi tanımından ziyade “psikoterapi algısı” üzerinde durmak daha işlevsel [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Psikoterapi, tanımı üzerinde hemfikir olunamayan bir uğraş. Tanımlama çabasındaki zorluk eylemin/yapılan işin belirsizliğinden ziyade, ilgi alanının genişliğinden ve zorluğundan neşet ediyor.  Bir hekim danışanım, psikoterapi seanslarının etkisinden bahsederken “ben böyle bir ilaç hiç kullanmadım” demişti. Ancak, buna rağmen söz konusu “ilacı” tanımlayamamıştı. Durum böyle olunca bir psikoterapi tanımından ziyade “psikoterapi algısı” üzerinde durmak daha işlevsel gibi görünüyor.</p>
<p>Sözün kudretine inanmak ilk şartıdır psikoterapötik çabanın. Sözün yaralayıcı ve iyileştirici gücünü hesaba katmadan psikoterapi müdahalesi olamaz. Sözün bir ilişki içerisinde var edilmesi konuşmaktır. Psikoterapi ise <strong>konuşma yoluyla gerçekleştirilen iyileştirici bir müdahale/eylem</strong>dir. İyileştirici etkiye sahip her konuşma psikoterapi değildir muhakkak. Psikoterapi kendi içinde sistemli, tutarlı bir teorik çerçevede gerçekleştirilir. Söz konusu teoriden beklenen, normal/sağlıklının tanımını yapması, psikolojik sorunların oluşumuna dair bir perspektifinin olması, var olan sorunların giderilmesine dönük  yol haritası ve müdahale yöntemleri sunabilmesidir.</p>
<p>Psikoterapi sürecinde bir yardım alan ve yardım eden ilişkisi söz konusudur. Ancak bu ilişki içerisinde terapist bir “bilen” danışan da “bilinen” değildir. Bilen-bilinen ilişkisi insanı sınırlandırıcı etkiye sahip olduğu ve danışanı edilgen hale getirdiği için psikoterapötik ilişki içinde geçerli değildir. Terapötik ilişki bir “birlikte oluş” ilişkisidir. Terapist ve danışanın birbirlerini etkilediği, birbirlerinden beslendiği ancak tüm süreçte danışanın ihtiyaçlarının merkeze konduğu bir süreçtir psikoterapi.</p>
<p>Psikoterapi süreci bir amaca dönük inşa edilir. Tüm amaçları ortak bir kelimeyle ifade etmemiz gerekirse “değişim” yardımımıza koşar. Dolayısıyla tüm psikoterapötik müdahalelerde amaç belirli bir yönde değişimin gerçekleşmesidir. Amaçların belirlenmesinde en önemli ilkelerden biri “somutluk”tur. Muhakkak ki beklentilerimizi iyi hissetmek, mutlu olmak, keyif almak vb. şekilde dile getirebiliriz. Ancak psikoterapide somutlaştırılmamış amaçlar, terapi sürecinin keyifli bir entelektüel sohbetin ötesine geçmesine engel olabilir. Bu yüzden terapist ve danışan  “neyi değiştirmek istiyoruz?” sorusunun cevabını somut olarak dile getirebilmelidir.</p>
<p>Terapiyi herhangi bir insani ilişkinin ötesine taşıyan unsurlardan biri, değişim hedefine odaklı belirli yöntem ve teknikler(düşünsel, davranışsal, yaşantısal vb.)in kullanılmasıdır. Bu yöntem ve teknikler son derece önemli olmasına rağmen tek başına terapi sürecini oluşturma gücüne sahip değillerdir. Söz konusu yöntem ve teknikler “iyileştirici bir terapi ilişkisi” olmaksızın pek bir anlam ifade etmeyebilirler.</p>
<p>Pek çok kişiye göre terapinin güzelliği  danışanı rahatlatmasında yatmaktadır.  Bu rahatlatmadan kasıt sıkıntıları paylaşmanın, anlatmanın, anlaşılmış hissetmenin ortaya çıkardığı duygusal durumdur. Muhakkak ki söz konusu rahatlık(katarsis) terapinin hedef ve  sonuçlarından biridir. Ancak, terapinin amacı sadece rahatlatmak değildir. Terapi çoğunlukla zor duyguların yaşantılandığı, kişinin kendisiyle yüzleştiği zor bir süreçtir. Bu yüzden bana göre psikoterapi “acılara giden yol”dur. Acılarımıza ulaşmak, asıl sorunlarımıza ve sahici insanlığımıza ulaşmaktır. Şayet insan, sahici ve en temel acılarını görmeden/yok sayarak, onlara dokunmadan iyi hissediyorsa, bir “kendini kandırma”dan bahsedebiliriz.</p>
<p>Temel acılarımız en temel yoksunluklarımızdır: sevilmemek, sevememek, ait olamamak, önemsenmemek, beğenilmemek, kabul edilmemek, yalnızlık, kötüye kullanılmak vb. Ne yazık ki insanoğlu olarak hayatımız çoğunlukla temel insani acılarımızla sağlıklı olmayan başa çıkma yöntemleri kullanarak geçmektedir. Psikoterapi, en temel acılarımıza, acılarımızın altındaki sahici insanlığımıza giden muhteşem yolculuğumuzun rehberidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.blogdergisi.com/psikoterapi-ya-da-kendine-yolculuk/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sosyal Medyada Kişilik Hakları</title>
		<link>http://www.blogdergisi.com/sosyal-medyada-kisilik-haklari</link>
		<comments>http://www.blogdergisi.com/sosyal-medyada-kisilik-haklari#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Aug 2011 15:19:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Blog Dergisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.blogdergisi.com/test/?p=686</guid>
		<description><![CDATA[Paylaşım siteleri, bilindiği gibi kullanıcıların gerçek kimliklerini verme zorunluluğu olmadan kayıt olup, kullanabildikleri sosyal ağlardır. Bu gizlilik kullanıcılar arasında çoğu zaman gizem ve merak uyandırırken, kötü niyetli sahipleri için de fırsata dönüşebiliyor. Kötü niyetli kullanıcılar, “nasıl olsa kim olduğum belli değil” düşüncesi  ile sevmedikleri kişiler hakkında sosyal ağlarda istedikleri gibi konuşabiliyorlar. Zamanla bu konuşmalar hakaretlere, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Paylaşım siteleri, bilindiği gibi kullanıcıların gerçek kimliklerini verme zorunluluğu olmadan kayıt olup, kullanabildikleri sosyal ağlardır. Bu gizlilik kullanıcılar arasında çoğu zaman gizem ve merak uyandırırken, kötü niyetli sahipleri için de fırsata dönüşebiliyor.<br />
Kötü niyetli kullanıcılar, “nasıl olsa kim olduğum belli değil” düşüncesi  ile sevmedikleri kişiler hakkında sosyal ağlarda istedikleri gibi konuşabiliyorlar. Zamanla bu konuşmalar hakaretlere, küfürlere kadar gidebiliyor. Ünlülerin sosyal ağlarda baş göstermesi  ile bu durumlar oldukça fazlalaştı. Kullanıcı, normal hayatta erişilmez gördüğü ünlüleri sanal ortamda, birkaç tık yakınında görünce içindekileri dökmeden edemiyor tabi. Eleştiri yapmak, beğendiği veya beğenmediği bir konu hakkında yorum yapmak herkesin hakkı elbette. Bir şarkıcıya, “Size hareketli şarkılar daha çok yakışıyor.” dediğinizde size dava açmaz. Aksine dinleyicisinden gelen fikri düşünür, belki  değerlendirir. Ama bu durum ilerleyip, eleştiriyi geçip hakaret boyutuna geldiğinde karşı tarafa her türlü kanuni işlemi başlatma hakkı doğar. Ama kullanıcı bunu aklından hiç geçirmez. Çünkü zanneder ki onu kimse görmüyor, kimse onu bulamaz. Ama durum sanıldığı gibi öyle değil. İstenirse ve uğraşılırsa bilinçsizce yapılan bu hareket kullanıcının başına büyük sorunlar açar. Çünkü yapılan her şey bir şekilde kaydedilir. İnternet servis sağlayıcınız tarafından IP numaranızın, kullandığınız sosyal ağ sitesi tarafından da iletinizin kaydedilmesi gibi. Soracak olanlar olacaktır; “O kadar kolay mı bulmak?” diye. Kolay değil elbette ama imkansız da değil. Hakaret içerikli mesajları yazdığınız bilgisayardan, internet hat sahibine, aynı hesabı daha sonra açtığınız başka bir bilgisayara kadar istenirse bulunabilir. Diyelim ki arandınız ve bulunamadınız. Elinize geçen ne olacak? Bir sosyal paylaşım sitesine gerçek kimliğiniz ile kayıt olamayacak kadar korkak ama o sitedeki üyelere bu şekilde hakaret edecek kadar cesaretli olduğunuzu mu kanıtlamış olacaksınız? Sonuç olarak yapılan, sanal bir ortamda da olsa bir suçtur. O sanal ortamı yaratıp kullananlar da bizler olduğumuza göre yapılan bu hareketin yaptırımının da gerçek hayattan farklı olmayacaktır.<br />
Durumu çözmek için yapılacak en önemli şey öz eleştiri. Çünkü bir internet kullanıcısının böyle bir şey yapması onun özgüveni ile ilgili olmalı. Bir insan neden beni görmüyorlar ki diyerek normalde yapamayacağı şeyler yapar? Büyük çoğunluğunda nedenin aynı olduğunu düşünüyorum; gizlilik. İnsanların çocukluktan başlayarak gelen görünmezlik, gizlilik merakının en iyi giderilebileceği yer gibi gözüküyor sosyal ağlar. Yazıyı bitirirken yine yazının içinde değindiğim bir noktayı tekrarlamak istiyorum. İnternet ne kadar sanal bir ortamda olsa da o sanallığı yaratan ve kullanan bizleriz. Yalnızca birkaç dakikalık ego tatmini ve merak yüzünden sonucunda olacak olanlara katlanmak zorunda kalmayalım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.blogdergisi.com/sosyal-medyada-kisilik-haklari/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>2010’dan Adı Geçen Kitaplar</title>
		<link>http://www.blogdergisi.com/2010%e2%80%99dan-adi-gecen-kitaplar</link>
		<comments>http://www.blogdergisi.com/2010%e2%80%99dan-adi-gecen-kitaplar#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Aug 2011 15:18:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Blog Dergisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.blogdergisi.com/test/?p=684</guid>
		<description><![CDATA[Yeni yıl, yeni dönem, yeni paylaşımlar ve tabi ki geride bırakılan yılın “en” sıralamaları en çok konuşulan konulardan. Bu alanda kendine önemli yer bulan kitaplar her zaman en çok merak edilenler arasındadır. Bu konu hakkında uzun bir araştırma yapmak istedim. Sizlere kesin, net rakamları sunarken ortak payda da buluşmak istediğim bilgiler aradım. Fakat her yayın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yeni yıl, yeni dönem, yeni paylaşımlar ve tabi ki geride bırakılan yılın “en” sıralamaları en çok konuşulan konulardan. Bu alanda kendine önemli yer bulan kitaplar her zaman en çok merak edilenler arasındadır. Bu konu hakkında uzun bir araştırma yapmak istedim. Sizlere kesin, net rakamları sunarken ortak payda da buluşmak istediğim bilgiler aradım. Fakat her yayın evinin sıralaması birbirinden farklı ama yine de yakın olduğundan sıralı liste olarak değil ama kendilerini anmak adına birçok ismi paylaşmak istedim.</p>
<p>En çok okunanlar ya da en çok satanlar arasında ilgi alanlarımız etkilidir. Tercihleri ve okunuyor yüzdelikleri popülerlikle gelen konu başlıklarına göre de değişiyor. Aslında tam bu noktada okuyucu anketi yapılıyor olmasını ya da yapıyor olmayı isterdim. Bu ayrıca mevcut kitapların ne kadar daha ilgi göreceği konusunda da kuvvetli izlenimler de sunar düşüncesindeyim. Sıralama da fantastik türle ortaya çıkan kitaplar en çok dikkat çekenlerden. Vampirler, kurt adamlar, insanlıktan başka şeye dönüşmeye can atanlar arasında ki aşklı, ulaşılmazlı yoğun ilişkiler 2010 yılı için de en çok ilgi gören kitapların genel konusunu oluşturmaktadır. Bu ilginin 2011 yılında aynı şekilde devam edeceğin de hem fikir olabiliriz. Zira henüz eskitilmemiş bu akım, kaleme alan yazarlar tarafından başka hikâyelerle okuyucusuna kendini sunacaktır. Bu yılda bu isimlerin başında geçtiğimiz yıl ki gibi Stephen Meyer gelmektedir. “Alacakaranlık” serisi gerçekten önemli okuyucu kitlesine ulaşmış sayfalardan ekrana da yansıtılmıştır. Bu serinin dikkat çekmesi benzerlerinin peş peşe doğmasına sebep olmuştur. Gölge Öpücük, Karanlığa Dokunmak, Çirkinin Aşığı, Cadı, Yanmış birbirine çok yakın kitaplardır. Stieg Larsson’un vefatından sonra ailesi tarafından bastırıldığı söylenen millennium üçlemesi ise yine doğaüstü taraflarıyla ele alan kitaplara örnektir. Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız bu serinin öne çıkan kitapları olmuştur. Alaycı Kuş, Kolini yine okuyucu bulan ve çok satanlar listesinde adı geçen kitaplardandır.</p>
<p>Eski yıllara nazaran tarih kitaplarda daha çok romanlaştırılmaya başlamıştır. Ya da yeniden ilgi doğmuştur. Kişisel fikrim bunun iyi bir tercih olduğudur. Zira her şey başlı başına doğruluk vermese de araştırma gerektiren bu alan başka merakları tetikleyebilir. En kesin cevaplar o kitapları okumuş ve içinde tarih aramış kişilerindir. Bu yıl özellikle yılın ikinci yarısında İskender Pala kitapları öne çıkmıştır. Henüz yazarın kitapları ile buluşmuşluğum yok ve konu hakkında çok bilgili değilim ama okuyucuyu memnun ettiği söylenilebilir. Başka alanlarda gündeme gelmiş kitapları olsa da bu kategoride Şah Sultan ve Katre-i Matem öne çıkanlardır. Boleyn Kızı serisi ile geride bıraktığımız yıllarda en çok okunanlardan biri olan Philippa Gregory bu yıl da okuyucusu tarafından sahip çıkılan yazarlardandır. Aşkın Gözyaşları, Saraydan Sürgüne, Alamut Kalesi yine listelerde adı geçen kitaplardandır. Gündem ve bu hareketliliğe eşlik eden kitaplar benim de kendi içimde okuyup özetlediğim ama yeri gelmişken konuşulmak üzere üzerime kattığım tercihlerimdir. Hiç şüphesiz ki içinde siyasetin olduğu alanlarda konuşmak göreceliği getirdiğinden, tercihler ve içindekiler kısmını çok deşmeden okunurluk sıralamalarında dikkat çeken isimlerin başında, Haliç’te Yaşayan Simonlar gelmektedir. Çelik Çekirdek, Türkiye’nin Yakın Tarihi, Gülen Hareketi, Mösyö Hanife Avcının Yazamadıkları bu grupta yine en çok dikkat çekenler arasındadır. 2010 yılı okuyucu sayısının artmış olduğunu duyabileceğimiz bir yıl olmuş mudur bilemem ama adı geçecekler listemiz henüz bitmedi. İçlerinde bazı isimler ki onları geçmiş yıllardan tanıyoruz ve bu yıl için kütüphaneler de ki yerlerini cep boylarıyla almaya devam ettiler. Uçurtma Avcısı, Ayşe Kulin’in Umut ve Veda kitapları, Dan Brown kitapları, Olasılıksız, Zar Adam bu yeniliğe örnektirler. Cahillikler Kitabı, Varlık ve Hiçlik, Limon Ağacı, Türkan Tek ve Tek Başına, Leyla, Ye Dua Et Sev, Muz Sesleri, İstanbul Hatırası, Firarperest, Küçük Aptalın Büyük Dünyası, Nietzsche Öldü Bir Hipopotam Olarak Yeniden Doğdu, Lüsyen, Küçük Arı, Sil Baştan sıralamalarda isimlerini okuyacağınız diğer kitaplar. Kitaplar benim içinde kaybolmaktan çok keyif aldığım üzerine uzun konuşmalar yapacak kadar çenesi düşük biri haline geldiğim alanlarımdan. Sizlerle paylaşırken bunun titizlikle üzerinde durulmuş bir konu olarak algılanmasını isterim. Liste de adı geçmeyen ve olmalıydı dediğiniz birçok isim olabilir. İlk başlarda ifade ettiğim gibi sıralamalar ilgi alanlarımız göre değişiyor ve birçok yerden en çok okunanlar listesi güncel kitaplardan oluşmaktadır. Güncel ya da değil listelenmese de hepimizin kendimiz için belirlediği sıralamamız başkadır. Ayrı bir paylaşımda tek tek sıralamak mümkün olur belki. Ve oldukça keyifli olacaktır. Dilerim ki satılmışlık bir köşede okunmayı bekleyen yığılı kitaplar demek değildir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.blogdergisi.com/2010%e2%80%99dan-adi-gecen-kitaplar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Düz Yazı &#8211; 17</title>
		<link>http://www.blogdergisi.com/duz-yazi-12</link>
		<comments>http://www.blogdergisi.com/duz-yazi-12#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Aug 2011 15:16:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Blog Dergisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mizah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.blogdergisi.com/test/?p=681</guid>
		<description><![CDATA[* Bir milli piyango bileti aldım ve olasılıklara hiç kulak asmadan halay kuruyorum. Zaten o olasılık hesapsı zımbırtıları biraz uydurukçuluk gibi geliyor bana. Onda bir olasılık veriyorlar bir şey için misal, fakat on defa denesen de gerçekleşmeyebilir o şey.  Ne anladım ben olasılıktan. Milli piyango işinde de öyle, yedi rakam var; o halde çıkma ihtimali [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>* Bir milli piyango bileti aldım ve olasılıklara hiç kulak asmadan halay kuruyorum. Zaten o olasılık hesapsı zımbırtıları biraz uydurukçuluk gibi geliyor bana. Onda bir olasılık veriyorlar bir şey için misal, fakat on defa denesen de gerçekleşmeyebilir o şey.  Ne anladım ben olasılıktan. Milli piyango işinde de öyle, yedi rakam var; o halde çıkma ihtimali yedi milyonda bir ya da daha fazla. Benim matematiğim çok kötü zaten. Sonuca gelirsek, bu milli piyango biletine ikramiye vuranlar yedi milyon kere mi denemişler de sonunda köşeyi dönmüşler. Aslında bence olaya hepten yanlış bakıyor bu “matematik dünyası”. Hesabın içine girenleri değil de çıkanları koymak gerekir daima, milli piyango’da mesela. Ya kazanırsın ya da kaybedersin. O halde biletine büyük ikramiye çıkma olasılığı yüzde elli. Bakın, akıllı bir hesapla kazanma ihtimalimi yedi milyonda bir’den yüzde elliye kadar arttırdım.<br />
* Beri yandan da milli piyango alanların çoğunun olasılıklarla hiçbir ilgisi yok kanımca. Onlar bileti değil ki, hayal kurma hakkını satın alıyorlar. Şimdi ben bir çeyrek bilet sahibi olarak çoktan büyük ikramiyeyi nasıl kullanacağımı düşündüm ve hatta düşünmeye de devam ediyorum. Amorti bile çıkmayınca biletime üzüleceğim belki biraz ama sonra yeniden, başka bir bilet alıp ya da sayısal loto oynayıp hayal kurmaya devam edeceğim.<br />
* “Büyük ikramiyeyi tutturursam okulu bırakırım” diyorum millet şaşırıyor. Hâlbuki ne var bunda, ben okulu hayatımı idame ettirebilecek parayı kazanmak amacıyla okumuyor muyum? E o para benim kucağıma gökten zembille inerse ne olur, okulun benle olan ilişiğini hiç acımadan keserim. Neden bilmiyorum en güvenli yatırım taşınmaz sahibi olmakmış gibi geliyor. Bu sebeple paranın çoğunluğu ile ev satın almayı düşünüyorum. Şöyle ayda on milyar gibi bir meblağı sırf kiralardan toplayabileyim. Sonra da kendime en harikasından başka bir ev döşerim. Aslında hala çözemediğim bir sorun var, yayacağım ev şehirden uzakta, bahçeli birçok kat mı olsun, yoksa taksim’e yakın, modern tarzda döşenmiş bir moda tasarımcısı evi mi olsun? Her ikisinin de arzuladığım yanları var. Bir kere evimi kedi köpekle doldurmak isterim, e o zaman da bahçeli bir yer lazım. Bir yandan da arkadaşlarımla gezmek, geç saatte insanları evime davet etmek isterim. Artık şehir merkezinde birkaç evi yıktırıp yerine bahçeli, havuzlu bir villa kondurmam gerekecek sanırım.<br />
*Daha çok işin eğlencesi evin iç dekorasyonunda tabi. Her iş için ayrı bir oda hazırlamayı düşünüyorum (görüyorsunuz piyangonun bana çıkıp çıkmamasını hiç dert etmeden düşünüyorum bunları). Farz-ı misal playstation için dev ekran bir televizyon ve çok rahat koltuklardan başka hiçbir şey olmayacak bir odada. Birinde sadece masa tenisi masası duracak, diğerinde de resim çizmek için gereken malzemeler. Üç dört odayı da misafir hane gibi hazırlatırım, isteyen gelip evimde kalabilsin. Hatta evi yolgeçen hanına bile çevirebilirim; kendimde o potansiyeli görüyorum.<br />
*Yılbaşı yaklaşıyor ve ben hala senen devrettiği o harikulade saatte ne yapıyor olacağıma karar vermiş değilim. Gerçi bu gibi konularda kararları genelde ben vermiyorum, evren bana dikte ediyor ama insanoğlu elinden bir şey gelmese de çabalamadan edemiyor. Ben büyük ihtimalle yine evde pinekliyor olacağım ya da birileri çağırırsa son dakikada hemen başıma külahımı geçirip düdüğümü öttürerek koşup yetişeceğim.<br />
*İnsan kararları kendisi vermek istiyor ama hiçbir şey de elinde değil aslında. Hayatın akışına göre yaşamak zorunda kalıyoruz ekseriyetle. Eski zaman insanları yaşamlarını yıl döngüsüne göre ayarlamışlar mesela çünkü tek dertleri var adamların o da tarlaya ektikleri ot. İş böyle olunca mevsimleri takip eden bir yaşamları oluyor. Oysa modern çağın hiç de modern olmayan insanları öyle mi? Şimdi bizim derdimiz işe gitmek ya da daha gençsek sınavlara girmek. En çarpıcı örnek üniversite öğrencileri; tüm işleri sınav dönemlerinin gel gitlerine bakıyor. İlk vize haftasını atlatıyorlar, sonra bir süre gezip tozuyorlar. Ne oluyor, ikinci vize haftası geliyor. İşte tüm stres iki sınav zamanı arasında gidip gelmekle yaşanıyor. Hatta bazen bu önemli dönemler birbiri ile çakışırsa vay haline zavallı mühendisin. Yılbaşından hemen sonra finallerinin olması bir adama ne gibi duygular yaşatır öğrenmek bile istemiyorum. İki farklı insanla karşılaşırız bu halde zannımca, ilki finali boş vermiş, yılbaşında içkinin, eğlencenin dibine vurmuş tiki genç; Okula akşamdan kalma, tamamıyla boş bir kafayla gelir. Önce sınavdan bir saat önce arkadaşlarının notlarına bakarak bir şeyler öğrenebileceğini sanır ama o melun saat yaklaştıkça iyice koyuverir. Sınavda da ya salyasını kâğıda akıtarak uyur ya da ilk beş dakikada çıkar gider. Diğer insan kişisi de yılbaşı eğlencelerine kulak tıkamış, oturup uslu uslu dersini çalışmıştır; ya da çalışmaya çalışmıştır diyelim. Zira insanlar o sırada deliler gibi eğlenirken, içkiler sel olup akmışken (mübala sanatı yapıyorum) oturup da akışkanlar mekaniği falan okumak biraz zor. Final zamanında okuldaki muhabbetleri içi giderek dinler zatı- muhterem. İnsanların nasıl eğlendiklerini, kendisinin neleri kaçırdığını düşünerek girer sınava. Belki daha iyi bir not alır belki de alamaz ama içi buruktur.<br />
*Yılbaşı geldiyse havalar da soğumuş demektir. Son yıllarda son baharı pek yaşamıyoruz gibi geliyor ya, hadi hayırlısı. Yaz günleri bir anda bitiyor ve ortalık günlük gülistanlıkken fırtına kopuveriyor. İşte öyle vakitlerde bir kurtarıcı gibi çıkıyor ortaya benim canım berem. Bere takmaya çok küçük yaşta arkadaşlarımın teşviki ile başladım ve o zamandan beri de bırakamadım (kötü alışkanlıklar arkadaşlardan alınır) Şimdi ne zaman dışarı çıkacak olsam geçiriyorum takkemi kafama. Kulaklarım hiç üşümüyor mis gibi oluyorum. Fakat hele de yağmurlu bir havada giymişsem, ıslanan ve saatlerce kafamda duran bere saçlarıma adeta fön çekiyor. Okulun sıcak kantinine vardığımda mesela çıkarmaya korkuyorum çünkü altından bir küçük Emrah çıkma ihtimali çok yüksek. Artık derslere, hatta sınavlara bile bere ile giriyorum; hadi hayırlısı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.blogdergisi.com/duz-yazi-12/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anlamak</title>
		<link>http://www.blogdergisi.com/anlamak</link>
		<comments>http://www.blogdergisi.com/anlamak#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Aug 2011 15:14:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Blog Dergisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.blogdergisi.com/test/?p=679</guid>
		<description><![CDATA[Ben bir dilbilimci değilim. Bununla beraber kelimelerin anlamları ile olan ilişkisini önemserim. Gerek Türkçe’de gerekse diğer dillerde, bazı kelimeler iki veya daha fazla kelimenin bir araya getirilmesiyle oluşabiliyor. “Anlamak” kelimesini incelemeden önce neden bu kelimeyi incelememiz gerektiğine bir bakalım. Yeni yıl yeni umutlar, yeni beklentiler, yeni planlar… Mali yılbaşı 1 Ocak olan kurumların tamamı, Aralık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ben bir dilbilimci değilim.<br />
Bununla beraber kelimelerin anlamları ile olan ilişkisini önemserim. Gerek Türkçe’de gerekse diğer dillerde, bazı kelimeler iki veya daha fazla kelimenin bir araya getirilmesiyle oluşabiliyor. “Anlamak” kelimesini incelemeden önce neden bu kelimeyi incelememiz gerektiğine bir bakalım.<br />
Yeni yıl yeni umutlar, yeni beklentiler, yeni planlar…<br />
Mali yılbaşı 1 Ocak olan kurumların tamamı, Aralık ayında bütün bir yılı değerlendirip bir sonraki yıl için planlamalarını yaparlar. Yalnızca mali değerlendirme ve hedefler değil, yapılan tüm faaliyetlerin sonuçlarını oturup düşünür bu kurumlar. Son cümleye dikkat edin. “Oturup  düşünür”.<br />
Bir olayla karşılaştığınızda, bir karar vermeniz gerektiğinde de insanlar aynısını söyler size: “şapkanı önüne koy bir düşün”.<br />
Bazı şirketler Aralık ayında üretimi tamamen durdurur. Bazılarında yavaşlar. Bazıları işlerini yapmaya devam etse bile bir taraftan değerlendirme ve planlama yaptıkları için ciddi bir yoğunluk yaşarlar. Çünkü her profesyonelin bildiği su götürmez bir gerçek var. “Gideceğin limanı bilmiyorsan, hiçbir rüzgâr sana yardımcı olamaz”. Kurumlar da gidecekleri limanları netleştirmeye çalışırlar. Yıl sonunda şapkalarını önlerine koyarlar. Durup düşünmeye başlarlar. Ne oldu, ne oluyor, ne olacak anlamaya çalışırlar.<br />
“Anlamak kelimesinin İngilizce karşılığı “understand”. Kelimenin içindeki “stand” kelimesinin Türkçe karşılığı “durmak”. Yani anlamak için önce durmak gerekiyor. Almanca’da da durum aynı. “Verstehen” kelimesinin Türkçe karşılığı “anlamak”. İçindeki “stehen” kelimesi yine “anlamak” şeklinde Türkçe’ye çevrilebiliyor. Acaba Türkçe’de “anlamak” kelimesinin içindeki “an” zaman, zamanın durması gibi bir anlamla kullanılmış olabilir mi?<br />
Bir şeyi anlamak için önce durmak gerekir. Bunun yine kurumlardaki örneği işletme körlüğüdür. Zaman içerisinde yaptığımız şeylerin önemini, nerede olduğumuzu fark edememeye başlarız. İşte o zaman durup düşünmeye, farklı bir gözden bakmaya ihtiyaç duyarız.<br />
Büyük paraları yöneten kurumlar bile anlamak için durup düşünebiliyorken bizler kişisel olarak bunu yapabiliyor muyuz?<br />
Kocaman bir yıl sona erdi. Birçok şey yaşadık, birçok karar verdik. Bunların bir kısmının sonuçlarını aldık. Peki, nerede olduğumuzu biliyor muyuz?<br />
Yılbaşı durup düşünmek için güzel bir zaman bence. Eğer geçen yılbaşında durup 2009’u değerlendiren, 2010 için planlar yapan, hedefler koyan şanslı azınlıktansanız şimdi değerlendirme yapma zamanı. Hele bir de 2010 başında tasarladıklarınızı yazıya döküp saklayabildiyseniz tadından yenmez. Şimdi masaya oturup bunları değerlendirmek, 2011 için planlar yapmak için doğru bir zaman. Tek tek her şeyi planlamak zorunda değilsiniz. En azından gittiğiniz yönün doğru olup olmadığına karar vermek, yanlış yönde gittiğinizi düşünüyorsanız yeni rota belirlemek için yılbaşı güzel bir fırsat diye düşünüyorum.  Bu planlamayı yapmayarak belki de aynı çemberin etrafında dönüp duruyor olabilirsiniz.<br />
Bahsettiğim şey yalnızca kariyer planlaması yapmak değil. Hayatınızla ilgili her şey hakkında değerlendirme ve planlama yapabilirsiniz. Aileniz, ilişkileriniz, mali kaynaklarınız, seyahatleriniz…<br />
Sizinle ilgili her şey bu değerlendirmenin içine girebilir. Hepsi ile ilgili durup düşünmek için yılbaşı iyi bir fırsat olacaktır.<br />
Deneyim yaşayan insanlardan çok azı durup bununla ilgili bir değerlendirme yapar. Değerlendirme sonucu davranış değişikliği yapabilenlerin sayısı ise yüz kişide yalnızca oniki. Yıl boyunca yaşadığınız, hayatınızı etkileyen olayları değerlendirebilen, değerlendirme sonuçlarından yola çıkarak kendisinde davranış değişikliği yaratabilen kişiler, geleceğe doğru daha sağlam adımlarla ilerleyebiliyor.<br />
Gideceğiniz limanı bildiğiniz zaman hangi rüzgârı nasıl kullanacağınızı anlamak da kolaylaşıyor. Olumsuz durumların bile size bir şeyler kattığını anlamayabilmek için yılbaşında değerlendirme yapmak gerekiyor.<br />
Değerlendirme yaklaşımının daha sistemli olabilmesi için önce geçmişe bakmak gerekir.<br />
Kendinize şu soruları sorabilirsiniz:<br />
•    Geçen yıl bu zamanlarda ben neredeydim?<br />
•    Etrafımda kimler vardı?<br />
•    Nasıl bir işte çalışıyordum?<br />
•    Neler hayal ediyordum?<br />
•    Ne yapmaktan mutlu oluyordum?<br />
Geçen yılı değerlendirdikten sonra şimdi de aynı soruları şimdiki zaman için sorabilirsiniz. Şu anda neredeyim, kimlerle beraberim, nasıl bir işte çalışıyorum, ne yapmak istiyorum, neler hayal ediyorum vs.<br />
Bulduğunuz iki sonucu karşılaştırabilirsiniz. Geçen yılki konum ile şu anda bulunduğunuz yeri karşılaştırarak, ilerlemenizi tespit edebiliriz. Sonra da yeni sorularla planlamaya geçebilirsiniz.<br />
Eğer ilerleme değil geriye doğru bir gidiş söz konusuysa bu durumun üzerinde biraz daha durmak gerekir. Neden ilerleyemediniz, olay nasıl sonuçlandı, neyi daha iyi yapabilirdiniz? Bu soruların cevapları sizin için önemli ipuçları olacaktır.<br />
Geçtiğiniz yıl belirlediğiniz alanlardaki ilerlemenin belki üzerine biraz da kendinizde koyarak önümüzdeki yıl daha fazla olmasını sağlayabilirsiniz.<br />
Gelecek yıl bu zamanlarda nerede olacağım, nasıl bir işte çalışıyor olacağım, etrafımda kimler olacak?<br />
Tüm bu soruların cevapları planlama için genel çerçeve çizmenize yardımcı olacaktır.<br />
Bu yazıda yazanları tamamen yalanlayan bir cümle ise John Lennon’dan geliyor. “Hayat, siz plan yaparken başınıza gelendir”. Bu cümlenin doğru ya da yanlış olması ile ilgili çok fazla tartışmaya gerek yok diye düşünüyorum. Kendi hayatınızda müdahale edebildiğiniz ve müdahale edemediğiniz şeyler vardır. Sizin müdahale edebileceğiniz noktaları ne kadar sağlam planlarsanız başarı o kadar yakın olacaktır. Yoksa sadece bu cümleye bakarak kendinizi hayatın akışına bırakmayı tercih ederseniz, rüzgarın önünde savrulan bir yapraktan farkınız kalmaz. Rüzgârlardan her zaman en iyi şekilde yararlanabilen bir gemi kaptanı olmayı tercih etmek sizin elinizde.<br />
Yeni yılda bütün rüzgarların size yardımcı olmasını diliyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.blogdergisi.com/anlamak/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fallout New Vegas</title>
		<link>http://www.blogdergisi.com/fallout-new-vegas</link>
		<comments>http://www.blogdergisi.com/fallout-new-vegas#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Aug 2011 12:32:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Blog Dergisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Oyun]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.blogdergisi.com/test/?p=652</guid>
		<description><![CDATA[War… War never changes / Savaş… Savaş asla değişmez. Bundan yıllar yıllar önce, 1997 yılının soğuk bir Kasım ayında bu sözlerle başlayarak selamlıyordu bir oyun dünyayı. Yapımcıları bilmem ama hiç kimse bu sözlerin bir kült, bir efsane haline geleceğini tahmin etmiyordu o zamanlar. Ta ki farkında olmadan oyunun başında saatlerini harcayana ve bu muhteşem dünyanın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>War… War never changes / Savaş… Savaş asla değişmez. Bundan yıllar yıllar önce, 1997 yılının soğuk bir Kasım ayında bu sözlerle başlayarak selamlıyordu bir oyun dünyayı. Yapımcıları bilmem ama hiç kimse bu sözlerin bir kült, bir efsane haline geleceğini tahmin etmiyordu o zamanlar. Ta ki farkında olmadan oyunun başında saatlerini harcayana ve bu muhteşem dünyanın içinde kayboluncaya kadar… İşte yine aynı ses, aynı kelimeler var karşımızda. Ve yine aynı heyecan, aynı tutku… Çünkü bu gerçek bir Fallout ve gerçek bir Fallout’un yeri hiçbir şeye değişilmez.</p>
<p><strong>Biraz tarihçe</strong></p>
<p>İlk Fallout oyunu bilgisayar oyunları tarihinde çok önemli bir mihenk taşıdır. Çünkü “öldü” denilen RPG piyasasını yeniden canlandırmakla kalmamış aynı zamanda bu türe muhteşem yenilikler katmıştır. Bunun yanı sıra yakaladığı bu başarı ile Baldur’s Gate, Neverwinter Nights, Planescape: Torment gibi pek çok efsane yapımın da önünü açmıştır. Kısacası yaşayan bir efsanedir Fallout serisi…</p>
<p>Elbette bu muhteşem serinin hâlâ yaşamasını büyük oranda Bethesda’ya borçluyuz. Eğer çıkıp da bu serinin isim haklarını satın almasalardı biz bugün hâlâ eski oyunları yâd edip iç çekiyor olacaktık. Ne yalan söyleyeyim, iyisiyle kötüsüyle Fallout 3’ü sevmiş ve keyifle oynamıştım ben. Evet hataları yok değildi, ilk iki Fallout’un biraz gölgesinde kaldığı da gerçekti ama 10 yıl aradan sonra yeni bir Fallout oynamanın verdiği keyif de bir başkaydı doğrusu. Yine de Bethesda’nın Fallout evrenine sadık kalması bile başlı başına bir şeydi benim için.</p>
<p>Interplay’in 2003 yılında yukarıda saydığım şaheserlerin tasarımcısı olan Black Isle Studios’u kapatma kararı belki de hem firma adına hem de oyun sektörü adına alınan en hatalı ve yanlış karardı. Bu kapatma kararının ardından Black Isle çalışanları ikiye bölündü. Bir kısmı BioWare firması ile anlaşırken bir kısmı ise kendi bağımsız stüdyolarını, Obsidian Entertainment’ı kurdu. Fallout New Vegas bu grupların ikincisinden yani Obsidian’in elinden çıkan bir yapım. Ve çoğu kişinin aksine bu beni mutlu eden bir durum. Çünkü bunun anlamı ilk iki oyunu hazırlayan zihinlerin yine iş başında olduğu! Hoş, bu durumdan endişe duyan kesimin büyük çoğunluğu  Fallout ismi ile sadece Fallout 3 vasıtası ile tanışan yeni nesil oyuncular. İki yıl önce yeni bir Fallout oyununun Bethesda tarafından hazırlandığını duyduğumuzda nasıl endişelenmişsek aynı endişeyi yeni kuşak oyuncuların Obsidian için hissetmesi kocaman bir ironi değildir de nedir söyleyin bana.</p>
<p><strong>Bahtsız kuryeyi Mojave çölünde…</strong></p>
<p>New Vegas’taki olaylar 2281 yılında yani Fallout 3’teki olaylardan 4 yıl, Büyük Savaş’tan ise 204 yıl sonra gerçekleşiyor. Senaryo icabı bu kez bulunduğumuz bölge Mojave çölleri ve Vegas civarı… Fallout 3’ün aksine bir kez daha California civarlarındayız yani. Tıpkı ilk iki oyunda olduğu gibi… Oyuna başladığımızda Fallout tarihinde ilk kez (Tactics’i saymazsak) bir Vault sakinini değil de Wasteland’de yaşayan sıradan bir bireyi, Mojave Express’te çalışan bir kuryeyi yönetiyoruz. Şanssız kuryemiz bir görev sırasında gizemli tipler tarafından yakalanıyor, taşıdığı paket kendisinden zorla alınıyor ve vurularak ölüme terk ediliyor. Şans eseri oradan geçen Victor adında bir robot yaralı kuryeyi bulup onu en yakın kasaba olan Goodspring’e taşıyor. Kurye, gözlerini Goodspring’in doktoru olan Mitchell’ın evinde açıyor ve bu noktada oyunun kontrolü bize geçiyor.</p>
<p>Oyuna başlayıp da bahtsız kuryemizin kontrolünü ele aldığımızda “Eee, bu aynı Fallout 3 yahu!” demeden edemiyorsunuz. Oyunun kullandığı motor bir önceki ile aynı zira. Hal böyle olunca da etraftaki eşyaların görüntüleri, isimleri, Wasteland’in genel manzarası, hack ve lock-pick sistemi hatta ve hatta Pip-boy’umuzun görüntüsü ve sesleri bile Fallout 3’tekiler ile tamamen aynı. Fakat oyunda ilerlemeye başladıkça yavaş yavaş bir şeylerin farkına varmaya başlıyorsunuz. Farklı ve güzel şeylerin…</p>
<p>İlk dikkatimizi çeken ve oyuna eklenen en büyük yenilik kuşkusuz Hardcore modu. Doktor Mitchell’ın evinden ayrılırken oyun bize oyunu bu modda oynamak isteyip istemediğimizi soruyor. Evet dediğiniz takdirde sizi bambaşka bir tecrübe bekliyor çünkü bu modda oynarken her insan gibi acıkıyor, susuyor ve uykuya ihtiyaç duyuyoruz. İhtiyaçlarımızı karşılamadığımız zaman ise önce ufak yan etkiler başlıyor, sonra yavaş yavaş güçten düşmeye başlıyoruz en sonunda ise ölüyoruz. Bu yüzden su, yemek ve uyku ihtiyacımızı mutlaka karşılamamız gerekiyor. Fakat  bu o kadar da kolay değil. Çünkü hemen hemen her şeyin bir ağırlığı var bu modda. Yiyeceğin ve suyun da öyle… Artık Fallout 3’teki gibi yürüyen bir cephanelik misali dolaşmak da yok. Tıpkı yiyecekler gibi her merminin de bir hacmi ve bir ağırlığı var ve yanımızda hangi silahı taşıyacağımıza karar vermemiz, hangi mermiden ne kadar bulunduracağımızı hesaplamamız gerekiyor.</p>
<p>Normal zorluk seviyesinin aksine Hardcore modunda oynarken kullandığımız Stimpack’ler ya da yediğimiz yiyecekler etkilerini anında göstermiyorlar. Tam tersine, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi zaman içinde yavaş yavaş etki ediyorlar bünyemize. Kırılan bir kemiği, kolu, ayağı vs. Stimpack ile iyileştirmek de yok bu modda. Mutlaka bir Doctor Bag / Doktor çantası kullanmalı veya bir doktora gitmemiz gerekiyor. Hydra denilen ilacı kullanmak da mümkün ama aşırı derecede bağımlılık yaptığından mecbur kalmadıkça kullanmamakta fayda var. Ve inanın, bu modda oynamak kesinlikle ama kesinlikle çok keyifli. Yiyecek / İçecek ihtiyacının olmaması Fallout 3’de en çok dikkatimi çeken ve içten içe hayıflandığım bir şeydi. O yüzden böyle bir özelliğin oyuna eklenmesi benim için ayrı bir mutluluk oldu.</p>
<p><strong>Eski zamanlar, eski dostlar</strong></p>
<p>Oyun boyunca ilk iki oyuna dair pek çok şey görüyor ve duyuyoruz. Bunlardan ilki Geckolar oluyor. İkinci oyunda çeşit çeşit, renk renk ve boy boy karşımıza çıkan, başımızı bir hayli ağrıtan fakat üçüncü oyunda yerinde yeller esen bu yaratıkları tekrar  görmek yüzünüzde hafif bir tebessüm oluşturuyor (Geckolardan biri sivri dişlerini bacağınıza geçirdiğinde bu gülümseme yerini başka şeylere bırakıyor orası ayrı). Sonra birisi çıkıp Shady Sands’ten ve NCR’dan bahsediveriyor. Ardından Hub, Navarro, Crimson Caravan gibi tanıdık isimler çalınıyor kulağımıza ve bir anda Fallout 3’te olmadığı kadar Fallout evreninin içinde hissediveriyorsunuz kendinizi. Sonra bir de bakmışsınız ki Healing Powder hazırlarken buluyoruz kendimizi. Hani 10 yıl önce Fallout 2’deki köyümüzde, Arroyo’da hazırladığımız gibi. Üstelik aynı kök ve bitkileri toplayarak… Hazırlayabildiğimiz tek ilacın bu olmadığını öğreniyoruz sonra. Kendi Stimpack’lerimizi, kendi ilaçlarımızı hatta kendi yemeğimizi ve kendi mermilerimizi bile yapabildiğimizi öğreniyoruz ufak bir şaşkınlık ve keyifle. Özellikle Hardcore modunda oynarken bu yemek pişirme ve mermi yapabilme özellikleri çok işimize yarıyor. Her yemeği hemen pişiremiyoruz elbette, bunun için Survival yeteneğimizin yüksek olması gerekiyor.</p>
<p>Oyunda ilerledikçe önceki oyunlarda rastladığımız bazı karakterlere ya da akrabalarına rastlıyor, o oyunlarda gerçekleştirdiğimiz görevlere dair bazı hikayeler işitiyor, o oyunlarda gerçekleştirdiğimiz bazı olaylara dair ufak tefek şeyler duyuyoruz. Belki inanmayacaksınız ama iptal edilen Project Van Buren’e dair göndermelere bile rastlamak mümkün. Bunları dinlerken yüzünüze yayılan sırıtışa engel olmak mümkün değil. Klamath’daki düşen helikopteri hatırlıyor musunuz? Ya da Fallout 2’deki ekip arkadaşlarımızı? Eğer cevabınız evetse ufak sürprizler sizi bekliyor olacak.</p>
<p>Oyuna eklenen yeni silahlar, yeni yaratıklar ve yeni mermilerden bahsetmedik daha… 10 mm Pistol, Super Sledgehammer gibi klasik silahların yanı sıra Trial Carbine, Cowboy Repeater gibi pek çok yeni silah emrimize amade. Üstelik bazı silahlara dürbün takabiliyor, ilave parçalarla ateş güçlerini arttırabiliyoruz. İlk Fallout’tan beri var olan, Fallout 3’te ise yerinde yeller esen bir başka ayrıntı yani mermi çeşitleri de bu oyunla birlikte geri dönenler arasında. Artık sıradan bir tüfek ile bir Deathclaw’ı öldürmek yok. Ya da sert kabuklu Giant Radscorpion’larla normal mermiler kullanarak baş edemeyeceğiz. Zırh delici / Armor Piercing mermiler kullanmanız şart aksi takdirde ölümünüzle tanışmanız kaçınılmaz. Diğer bir mermi çeşidi olan Hollow Points ise zırh delen mermilerin tam tersi etkiye sahip. Yani zırh kuşanmamış düşmanlarınıza karşı daha kesin bir çözüm sunuyor bizlere. Rakibimizin zırhlı olup olmadığını ekranın hemen altında beliren enerji barındaki kalkan işaretinden anlayabiliyoruz. Eğer kalkan işareti beliriyorsa düşmanımız zırhlı, görünmüyorsa zırhsız demek oluyor. Alın size oynanışa derinlik katan, bir başka ayrıntı daha…</p>
<p>Oyunda yerini koruyan pek çok şey olduğunu yazının başında belirtmiştim. Örneğin lock-pick ve hack sistemleri hiç dokunulmadan bırakılmış. V.A.T.S. özelliği de yerini koruyan bir başka unsur. Bu modu kullanmak hâlâ eskisi kadar keyifli üstelik. Düşmanlarımızın silah tutan kollarını yaralamak, üzerimize hızla gelen bir düşmanı bacağından vurarak yavaşlatmak,  havada süzülen bir bomba ya da mızrağı vurmak gibi pek çok şeyi yine yapabiliyoruz. Bazı Melee weapons / yakın dövüş silahlarına (örneğin golf sopalarına) yeni animasyonlar da eklenmiş ve bunları izlemek epey… ehem… eğlenceli.</p>
<p><strong>Gittim, gördüm, gezdim</strong></p>
<p>New Vegas’ın haritası Fallout 3’e göre daha küçük olmasına rağmen yapılacak onlarca yan görev ve keşfedilecek bir sürü mekan bizleri bekliyor. Öyle ki New Vegas’a varana kadar yolda  o kadar çok oyalanıyor, o kadar çok farklı yönlere sapıyorsunuz ki, “Şuradaki binada neyin nesi?” ya da “Şu mağarada ne var acaba?” derken bir de bakıyorsunuz oyunun başında saatlerinizi harcamışsınız, irili ufaklı bir sürü görev yapmışsınız, pek çok yeni yer keşfetmişsiniz, 20 nci level’a merdiven dayamışsınız ama ana göreve dair tek bir şey bile yapmamışsınız. O anda “İşte aradığım Fallout bu!” diyorsunuz. Sizi bilmem ama Fallout 3’ün büyük fakat bomboş haritasındansa New Vegas’ın daha küçük ama dopdolu haritasını çok daha fazla sevdim ben.</p>
<p>Mojave çöllerinde dolanırken birbirine düşman pek çok grupla karşılaşıyoruz. Bunlardan ilki NCR ya da tam adı ile New California Republic. İkinci oyundan da hatırlayacağımız NCR güçten düşmüş, yanlış biçimde yönetilen ve halkın bir kısmı tarafından pek de sevilmeyen bir otorite durumunda. Romalılar gibi giyinen ve köle tüccarlığı yapan Legion ise onların baş düşmanları. Caesar adında bir adam tarafından yönetilen bu ordunun zayıflığa ve zayıflara karşı kesinlikle tahammülü yok. Raiderların bir kolu olan Great Khans, teknoloji tutkunu Brotherhood of Steel, yine ilk oyunlardan hatırladığımız Followers of the Apocalypse ve Vegas’ta bulunan Robert Edwin House oyun boyunca karşılaşacağımız grupların belli başlıları ve hiçbiri sütten çıkmış ak kaşık değil. Hepsi kendine göre haklı, hepsi amaçlarına giden yolda pek çok iyi ve kötü şey yapmış. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi hiç kimse saf iyi değil ve hepsinin bize bir bakış açısı var. Eğer içlerinden biri ile iyi geçinirsek otomatik olarak diğerlerinin düşmanlığını kazanıyoruz. Düşmanlığını kazandığımız grupların görevlerini de yapamıyoruz haliyle. Bu da sizi oyunu bitirir bitirmez farklı bir karakter oluşturmaya ve farklı bir grubun tarafını tutacak şekilde oyunu tekrar oynamaya itiyor.</p>
<p>Er ya da geç ekibimize katabileceğimiz bazı kişiler ile karşılaşıyoruz. Ekip arkadaşlarımızın her birinin kendine has yetenekleri, kendi geçmişleri ve kendi hikayeleri var. Oyuna eklenen “Companion Wheel” özelliği sayesinde artık onlarla iletişime geçmek de çok daha basit. Eğer istersek ekip arkadaşlarımızla konuşabiliyor, biraz ısrar edersek geçmişlerine dair birkaç şey öğrenebiliyor hatta onlarla ilgili bazı yan görevleri açabiliyoruz. Ekip arkadaşlarımızın yapay zekası biraz daha iyileştirilmiş olsa da “burada bekle” dediğimizde beklememeleri, her gördükleri düşmana Allah ne verdiyse saldırmaları gibi bazı hatalar bazen can sıkıcı olabiliyor. Neyse ki attıklarını vuruyorlar da kendilerini bir nebze de olsa affettirebiliyorlar. Normal modda oynarken ekip arkadaşlarımız ölümsüz haldeler ve enerjileri bittiğinde sadece kendilerinden geçiyor, savaş bittiğinde ise yeniden ayaklanıveriyorlar. Hardcore modunda ise ölebiliyorlar, bu yüzden dikkatli olmakta fayda var. Oyunda toplam 8 farklı yan karakter var ve yanımıza sadece bir insan ve bir insan olmayan karakter alabiliyoruz. Bu da oyunu ikinci hatta üçüncü bir kez daha oynamak için bir sebep daha sunuyor bizlere.</p>
<p>Oyundaki yan görev sayısı o kadar fazla ki anlatamam. Karşılaştığımız hemen hemen herkes bize en az bir görev veriyor ve sizinde tahmin edebileceğiniz gibi bunların hiçbiri birbirinin aynı şeyler değil. Bir görev ondan bir görev bundan derken Pip-Boy’umuzun quest sayfası bir anda dolup taşıyor ve Üstelik quest kısmında görünmeyen, notes kısmında da yer alabilen bazı minik görevler de var oyunda. O görev senin bu görev benim diyerek çölleri arşınlarken seviye üstüne seviye atlamaya başlıyoruz. Neyse ki Obsidian level çıtasını 30’a yükseltmiş. Fallout 3’deki sinir bozucu level 20 sınırından sonra çok yerinde bir hareket olmuş doğrusu. Bir diğer değişiklik ise perklerde. Hatırlarsanız Fallout 3’te her seviye atladığımızda bir perk seçebiliyorduk. New Vegas’ta ise tıpkı ilk iki Fallout’ta olduğu gibi sadece iki levelda bir yeni bir pek seçebiliyoruz. Bazıları için can sıkıcı bir gelişme gibi görünse de “Mojave çöllerinin yenilmez savaşçısı” olmamızı ve engelleme konusunda hayli etkili bir özellik bu. Yoksa siz 20 nci level lağım fareleri ile mi dalaşmak isterdiniz? Bence de hayır…</p>
<p><strong>Vegas; Kumarbazların cenneti</strong></p>
<p>Nükleer savaş tüm dünyayı kasıp kavurmuş, neredeyse tüm insanlığın kökünü kurutmuş olsa da yeryüzünde hâlâ değişmeyen bir şeyler var. Mesela kumar tutkusu ve Vegas… Aradan geçen onca yıla ve yaşanılan onca felakete rağmen New Vegas halen zengin olmayı hayal eden insanların ve onları soyup soğana çevirmek için bekleyen umut tacirlerinin buluştuğu bir kumarhaneler cenneti… Elbette biz de Vegas’taki bu ışıltılı mekanları ziyaret edebiliyor, istersek blackjack, rulet ve benzeri kumar oyunlarını oynayabiliyoruz. Aynı zamanda Caravan adı verilen bir kart oyunu da mevcut ve hemen hemen her şehirde bu oyunu oynayan birilerini bulmak mümkün. Ustalaşması zor fakat öğrenince eğlenceli bir oyun olmuş Caravan.</p>
<p>Hoover Barajı, HELIOS One gibi gerçek hayatta bulunan ünlü mekanlar da oyuna aktarışmış. Özellikle Hoover Barajı oyunda önemli bir yere sahip ve kilit noktalardan birini oluşturuyor. Fallout 3’teki Bubblehead’lerin yerine bu kez kar küreleri topluyoruz. Fakat bu kürelerin sayısı Bubblehead figürleri kadar fazla değil. Toplamda sadece 7 tane küre var. Kar kürelerinin dışında bir de Sunset Sarsaparilla Star Bottle Cap / Yıldız Amblemli Sunset Sarsaparilla kapakları var. Bu kapaklar oyun içerisinde karşılaşacağınız bir görevde anahtar rol oynuyorlar ve çok nadir bulunan şeyler. Ayrıca lanetli oldukları dedikodusu da çöllerde kol gezmekte. Kapakların arkasındaki sırrı açığa çıkarmak ise bizim seçimimize bağlı.</p>
<p>Seslendirmeler Fallout serisinin her zaman başarılı olduğu bir konu olmuştur. Bu kural New Vegas’ta da değişmiyor ve Matthew Perry (Friends), Zoë Bell (Xena, Kill Bill), Michael Dorn (Star Trek), Zachary Levi (Chuck), Danny Trejo (Machette, Desperado) ve William Thomas Sadler (Die Hard 2, Bill &amp; Ted&#8217;s Bogus Journey, The Shawshank Redemption) gibi pek çok ünlü isim bize sesleriyle eşlik ediyor. Tabii ki Ron Perlman (Hellboy) da o her zamanki tok sesi ile “War… War never changes” diyerek bizimle birlikte… Tıpkı Fallout 3’te olduğu gibi radyomuz yine emrimize amade. Mojave Music Radio ve Radio New Vegas oyun boyunca bizlerle eşlik eden iki kanal. Bu radyolarda genellikle oyun boyunca yaptığımız olaylardan bahsediliyor ya da 50’lerin eşsiz müziklerinden bir demet sunuyor bizlere. (Ain’t that a kick in the heeeaaad….) Black Mountain Radio ise apayrı bir konu. Bu kanalda bir Super Mutant ile röportaj yapan bir robot ve ikili arasında geçen eğlenceli diyaloglara şahit olacaksınız. Hatta görevlerden biri burayla direkt bağlantılı o yüzden fazla açıklama yapamayacağım. Tek diyeceğim şey imkanınız varken dinleyin. Ama seslerdeki asıl güzellik ne radyoda ne de seslendirmelerde gizli. Radyonuzu kapatın ve mağaralarda dolaşmaya başlayın bir bakalım. Kulağınıza çalınan melodiyi duyuyor musunuz? Bir yerlerden tanıdık geldi mi? Evet, kesinlikle! Oyunda kullanılan ambiyans müzikleri ilk iki Fallout’ta kullanılanlar ile aynı! Bu müzikleri yeniden duymak sadece inanılmaz bir keyif ve mutluluk duymanızla sınırlı kalmıyor aynı zamanda daha fazla havaya girmenizi de sağlıyor. Bravo Obsidian!</p>
<p>Şimdiye kadar anlattıklarım oyunun iyi yönleriydi. Şimdi gelelim hata ve kusurlarına… Oyun hâlâ Gamebryo adındaki motoru kullandığından grafikler hiç de öyle ahım şahım değil. Yıllar önce Oblivion ile gözlerimizin pasını silen motor artık yaşını iyice göstermeye başlamış. Yine de her şeyin grafik olmadığını bilen oyuncular için bu büyük bir sorun olmayacaktır. Sonuçta Obsidian de boş durmamış, oyuna daha iyi görünen NPC’ler, rüzgar eşliğinde oradan oraya yuvarlanan çalılar, ufak kum fırtınaları gibi pek çok şey de ilave etmiş ve çevreyi biraz daha canlı göstermeyi başarmış. Obsidian’in başaramadığı şey ise her zamanki gibi sorunsuz bir oyun ortaya çıkarmak…</p>
<p>Oyunun her tarafı sayısız bug / hatalarla dolu maalesef. Üstelik bunların bazıları Fallout 3’te bile karşımıza çıkmayan abes şeyler. Asfaltın altından giden Radroach, olmayacak yerde ortaya çıkan NPC’ler, kaybolan ekip arkadaşlarımız, silahımızı doldururken takılan ve sonsuza dek silahı doldurmaya devam eden biz ve daha neler neler… Obsidian’in geçmişine şöyle bir baktığımızda KOTOR 2, Neverwinter Nights 2 ve Alpha Protocol gibi temelinde iyi ama geneline bakıldığında bir yerleri mutlaka eksik ya da hatalı oyunlar görüyoruz zaten. Bu sefer de durum pek farklı değil maalesef. Neyse ki oyun için iki adet devasa yama yayınlandı ve bu hataların bir çoğu giderildi. Son yamayı da kurduktan sonra neredeyse hiçbir hata ile karşılaşamadığımı sevinerek söyleyebilirim. İşin ilginç tarafı tüm bu hata ve kusurlarına rağmen oyundan kopamıyor ve gün ağarıncaya kadar da oynamaya devam ediyorsunuz. Oyun öyle ya da böyle sizi içine çekiveriyor ve başından kalkamıyorsunuz. Bu, karşımızdakinin iyi bir oyun olduğunun başlı başına bir kanıtı zaten.</p>
<p><strong>Steamworks</strong></p>
<p>Oyun Steam destekli olarak piyasaya sürüldüğünden oyun hemen kendini güncelliyor ve sorunların çoğundan kurtuluyorsunuz. Evet, Steam destekli dedim. New Vegas kopya koruma sistemi olarak en garanti ve en kolay yolu seçerek Steam desteği ile piyasaya çıktı. Oyunu oynamak için bir Steam hesabımız olmalı ve oyunu kurarken internete bağlı olmamız gerekiyor. Ondan sonra bağlı kalıp kalmamak sizin seçiminize bağlı. Fakat bağlı kaldığınız takdirde açılmayı bekleyen bir sürü Steam Achievements orada sizi bekliyor olacak. Aynı zamanda oyunu bir kez kurduktan sonra DVD’ yi kapalı bir sandığa kilitleyip istediğiniz izbe köşeye atabilirsiniz. Bir daha ona ihtiyaç duymayacaksınız çünkü… Üstelik oyunu istediğiniz sisteme istediğiniz kadar kurup kaldırabilirsiniz, hiçbir sınırlama yok. Steam üyeliği ya da Steam servislerinin kullanımı için ekstra bir ücret talep edilmediğini de buradan bir kez daha hatırlatalım. Özet olarak; baş ağrıtıcı kopya koruma sistemleri yerine Steam kullanılması çok yerinde bir karar.<br />
Sonuç olarak Obsidian ortaya gayet sağlam bir oyun çıkarmış. Evet, ilk çıktığında oyun hatalarından dolayı oynanamayacak dereceydi ama bu hiç kimseyi durduramıyordu. İnsanlar oyun her çöktüğünde hızla tekrar başlatmaktan kendilerini alamıyorlardı. Yayınlanan yamalarla buna da gerek kalmadı zaten. Eğer Fallout 3’ü sevdiyseniz beğeneceksiniz, eğer Fallout serisinin sıkı bir takipçisiyseniz hayran kalacaksınız. Çünkü bu oyu Fallout 3’ten çok daha fazla Fallout.</p>
<p>Oyunla kalın…</p>
<p><strong>KÜNYE</strong><br />
Yapımcı: Obsidian Entertainment<br />
Tür: RPG<br />
Grafik: 7<br />
Ses: 10<br />
Oynanabilirlik: 8<br />
Eğlence: 9</p>
<p>Artılar: Daha derin oynanış, daha derin diyaloglar, daha dolu harita, ambiyans müzikleri, eski oyunlara göndermeler. Bu oyun gerçek bir Fallout!<br />
Eksiler: Oyunun ilk sürümünde çok fazla bug var. Patch yüklemeden oynamak neredeyse imkansız. Yaşını gösteren grafik motoru.</p>
<p>NOT: 8,5 / 10</p>
<p><strong>MİNİMUM SİSTEM GEREKSİNİMLERİ</strong></p>
<p>Windows 7/Vista/XP işletim sistemi<br />
2.0 GHz çift çekirdekli işlemci<br />
2GB RAM, 10GB boş hard disk alanı<br />
NVidia GForce 6 / ATI 1300XT serisi ekran kartı<br />
Steam hesabı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.blogdergisi.com/fallout-new-vegas/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DeathSpank</title>
		<link>http://www.blogdergisi.com/deathspank</link>
		<comments>http://www.blogdergisi.com/deathspank#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Aug 2011 12:14:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Blog Dergisi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Oyun]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.blogdergisi.com/test/?p=650</guid>
		<description><![CDATA[Savulun alçaklar, hainler, şeytanlar ve iblisler! Tüm zamanların gelmiş geçmiş en büyük, en korkusuz ve en gözü pek kahramanı yani ben; DeathSpank, hepinizin kökünü kazımaya geliyorum! Tabii aynada kendime bakmayı bitirdikten sonra… I am DeathSpank! Ne yalan söyleyeyim, Hack &#38; Slash tarzı oyunları hiçbir zaman tam manası ile sevmemişimdir. Evet, Diablo’yu ben de oynadım, Torchlight’ı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Savulun alçaklar, hainler, şeytanlar ve iblisler! Tüm zamanların gelmiş geçmiş en büyük, en korkusuz ve en gözü pek kahramanı yani ben; DeathSpank, hepinizin kökünü kazımaya geliyorum! Tabii aynada kendime bakmayı bitirdikten sonra…</p>
<p><strong>I am DeathSpank!</strong></p>
<p>Ne yalan söyleyeyim, Hack &amp; Slash tarzı oyunları hiçbir zaman tam manası ile sevmemişimdir. Evet, Diablo’yu ben de oynadım, Torchlight’ı da öyle… Fakat hiçbir zaman aşırı derecede sevdiğim, bende hayranlık uyandıran oyunlar olmamıştır bu tarzdaki yapımlar.  Kafamı çalıştırmamı sağlayacak ya da beni farklı diyarlara sürükleyecek oyunları tercih etmişimdir her zaman. O yüzden biri çıkıp da “Gün gelecek, bir Hack &amp; Slash oyununu ayıla bayıla oynayacaksın!” deseydi ona kahkahalarla gülerdim herhalde. Ben ne bileyim üstat Ron Gilbert’ın çıkıp da bu tarzda bir oyun yapacağını?</p>
<p>Ron Gilbert, eski dostu ve çalışma arkadaşı Tim Schafer ile birlikte Monkey Island, Day of Tentacle gibi efsanevi oyunlara imza atmış, kalbimizde yeri her zaman ayrı olan “o adamlardan” biri. Karşımızda duran oyun ise onun son başyapıtı yani DeathSpank; bir Monkey Island ve Diablo karışımı.</p>
<p>Oyunumuz fantastik bir orta-çağ dünyasında geçen ve adı DeathSpank olan bir karakterin etrafında gelişen olayları konu alıyor. DeathSpank bütün hayatını adı “The Artifact” olan gizemli Artifact’i / nesneyi aramaya adamıştır. The Artifact o kadar gizemli bir nesnedir ki ne işe yaradığı bile bir gizemdir. Kahramanımız ne yapıp edip bu nesneye ulaşmalı ve kötülüğü bu diyarlardan kovmalıdır.</p>
<p><strong>The Vanquisher of Evil!</strong></p>
<p>Daha önce de belirttiğim gibi DeathSpank temelinde bir Hack&amp; Slash oyunu. Yani önümüze gelen çeşit çeşit ve boy boy yaratığı kesip biçtiğimiz, birbirinden ilginç silah ve zırhları topladığımız o oyunlardan biri. Gerçekten de DeathSpank’te birbirinden ilginç bir sürü düşman, silah ve zırh mevcut. Ama oyunu sevmemdeki asıl sebep bunların hiç birisi değil çünkü bu saydıklarım diyalogların yanında solda sıfır kalır.</p>
<p>Evet, diyaloglar… Her biri birbirinden komik, eğlenceli, zaman zaman kahkahalar atmanıza sebep olacak kadar absürd diyaloglar. Ron Gilbert yine yapacağını yapmış ve o eşsiz mizah yeteneğini kullanarak ortaya harika bir oyun çıkartmayı başarmış. Oyundaki bütün diyaloglar büyük bir özenle yazılmış ve okuması da bir o kadar keyifli. Başka hangi oyunda konuyla alakası olmadığı halde sadece kahramanımızın yumurtlayacağı şeyleri duyabilmek için konuşma seçeneklerinin hepsini tıklarsınız ki? (Şey… Belki Monkey Island)</p>
<p>Oyundaki diyaloglar kadar karşımıza çıkan diğer karakterler de eğlenceli. Sırtına saplanmış bir balta ile dolaşan emekli kahraman Eubrick, ailesinin tüm fertlerinin talihsiz kazalara(!) kurban gitmesiyle tahta çıkan Lord Von Prong, Pluckmucle kasabasının oy düşkünü başkanı The Mayor ve daha pek çok enteresan karakter bu oyunda bizleri bekliyor. Özellikle emekli kahraman Eubrick’in maceralarını dinlemek çok keyifli, mutlaka deneyin.</p>
<p><strong>Dispenser of Justice!</strong></p>
<p>Toplamda 33 tane ana görev, 79 tane de yan görev var. Görevler de oyunun kendisi kadar komik ve absürd. Tavuklardan korktuğu için uyuyamayan ejderhalar, kirazlarının büyümesi için iblis gübresine ihtiyaç duyan çiftçiler, kapalı alanlardan korkan kaşifler ve daha neler neler… Hatta kazandığımız zırh ve silahların isimleri bile komik! Inventory ekranında her silah için ayrı bir açıklama yazdığını göreceksiniz. Bunları mutlaka okuyun ki eğlencenize eğlence katılsın. Oyun için harcanan emek karşısında şapka çıkarmamak elde değil. Silahların, zırhların ve ekipmanların hepsi ayrı ayrı özelliklere sahip. Bazıları ateşe karşı dayanıklılık verirken bazıları buz, doğa vs. zararı verebiliyor. Oyun boyunca kazanacağımız bazı özel rünler sayesinde iki silahın yeteneklerini birleştirip özel ataklar da sergileyebiliyoruz. Fakat bu özel hareketleri sadece ekranın altındaki Justice Meter’ın dolu olduğu zamanlarda gerçekleştirebiliyoruz.</p>
<p>Oyunun grafikleri de en az diyalogları kadar başarılı. Üç boyutlu bir dünya üzerine çizilmiş iki boyutlu ağaçlar, evler ve binalar o kadar güzel görünüyor ki manzaraya hayran kalmadan edemiyorsunuz. Grafiksel olarak bana biraz da Psychonauts’u hatırlattı DeathSpank. Psychonauts’la olan bir diğer benzerliği ise hafif neşeli, az biraz çılgın müzikleri…</p>
<p>Oyunun haritası çok büyük ve gidilebilecek bir sürü yer, keşfedilecek pek çok şey var. İlk bölümün haritası bile başlı başına büyükken bunun aslında oyun dünyasının sadece ufak bir kısmına ait olduğunu fark ettiğinizde resmen şok oluyorsunuz. Neyse ki oyunun içine yerleştirilen umumi tuvaletler sayesinde (evet, ne var?) haritanın istediğimiz bölgesine istediğimiz zaman teleport olabiliyoruz. Öldüğümüz zaman da bu tuvaletlerin önünde hayata geri dönüyoruz. Evet, oyunda ölmek var ama kesinlikle ağır sonuçları yok.</p>
<p><strong>Hero to the Downtrodden!</strong></p>
<p>Oyunu co-op olarak aynı bilgisayardan iki kişi oynamak da mümkün. Büyücü Sparkles ikinci oynanabilir karakter olarak emrimize amade… Asasından büyülü ışınlar atmak, etrafındaki düşmanları ellerinden  çıkan alevler ile kızartmak ve en önemlisi hem kendisini hem de DeathSpank’i tek bir büyü ile iyileştirmek Sparkles’ın yetenekleri arasında. Tek kötü yanı hiç konuşmaması ve hiçbir eşyayı kullanamaması. Yine de varlığının oyuna farklı bir tat kattığı gerçek. İki kişi oynayabilmek için mutlaka bir kontrol cihazımızın olması şart.</p>
<p>Oyunun kötü yönleri de yok değil elbette. Bir yerden sonra sürekli kesip biçmek can sıkıcı olabiliyor. En üst seviye olan 20’ye ulaştığınızda da başka zırh ve silah bulamıyorsunuz. Ayrıca ilk yetimi kurtarmak çok eğlenceliyken aynı eğlenceyi diğer yetimlerde görememek üzücü.</p>
<p>Sonuç olarak DeathSpank oldukça eğlenceli, sırf diyalogları için bile oynanmayı hakkeden güzel bir yapım olmuş. Eğer biraz gülmek ve arada da stres atmak için bir oyun arıyorsanız DeathSpank sizin oyununuz.</p>
<p>Oyunla kalın.</p>
<p><strong>KÜNYE</strong><br />
Yapımcı : Hothead Games<br />
Tür: Hack &amp; Slash<br />
Grafik : 8<br />
Ses: 8<br />
Oynanabilirlik: 8<br />
Eğlence: 9</p>
<p>Artılar: Kimi zaman kahkahalar atmanıza sebep olacak diyaloglar, harika grafikler<br />
Eksiler: Bir müddet sonra sıkıcı olabiliyor</p>
<p><strong>NOT:</strong>  8 / 10</p>
<p><strong>MİNİMUM SİSTEM GEREKSİNİMLERİ</strong></p>
<p>Windows XP/Vista/Windows 7 işletim sistemi<br />
Intel Pentium 4 1.7 GHz veya eşiti işlemci<br />
1 GB RAM (Xp) / 1.5 GB RAM (Vista ve Windows 7)<br />
2 GB Hard Disk boş alanı<br />
256MB ATI Radeon X1900 GT / 256MB Nvidia GeForce 6800 Ultra ekran kartı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.blogdergisi.com/deathspank/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

